Taziyemiz yemeksizdir

 

  • Özet geç piç: Günümüzde davetliler geleneğin kendilerine düşen kısmını yapmadıkları için yemeksiz taziye gayet normaldir.

Cenazenin ardından yemek ile ilgili iki tane gelenek var aslında; bunların biri cenazeye gelenlere yemek servis edilmesi; diğeri ise cenaze evine 7 gün boyunca konu komşunun yemek göndermesi. Bu ikisini sadece kendi akrabalarımda ve muhitimde değil, gittiğim cenazelerin neredeyse tamamında gördüm; Bursa’da, Ankara’da, İstanbul’da, Düzce’de, Balıkesir’de, Sinop’ta… Babamın cenazesinde ben de yaptım. Bize de yemek gönderdiler.

Arada akrabalar çıkıyor “nerede yaptıracaksın/ne yaptıracaksın/aaa yapmadan olur mu ayıptır” diye sinirlerinizi zıplatacak; sanki o gün aslında cenaze günü değil de yemek daveti günüymüş gibi başrole yemeği koyan sorular. Öncelikle yemek vermeyen ayıplanmaz, zaten ayıplanmamalı da. Çünkü tüm bu yemek geleneğinin anlamı şu: Ölen kişiyi ziyaret amaçlı o eve son kez gelindiğinden, ölen kişi misafirlere son ikramını yapıyor. Yani aslında pidelere böreklere gerek yok, bir dilim kek, poğaça, bir Tadelle veya Çokomel yeterli. Bunlar zamanla konu komşudan görerek, toplum baskısıyla falan abartılmış şeyler. Yapamıyorsan alırsın, alamıyorsan da almazsın aslında.

Bununla ilgili bir de şu yanlış var; bazı yerlerde belediye taziye evinde ikram edilsin diye pide börek gönderiyor; gelenek bu değil. Yapılan ikramın cenaze evinde pişmesi ya da cenaze evindekilerin cebinden çıkması lazım; bu ikram merhumun ikramı çünkü. Belediyelerin işgüzarlığı.

Bu ritüelin devamında, artık merhum devreden çıkar ve evin geri kalan ahalisine yönelik yemek ritüeli devreye girer: Ölü evinde 7 gün yemek pişmez. Bunun ev ahalisi tarafındaki anlamı yas tutmaktır. Konu komşu ve çevredekiler açısından anlamı ise dayanışmadır ve 7’si çıkana kadar her gün sabahtan tencere tencere yemek gönderilir (bazı yerlerde 40’ı çıkana kadar yemek gönderenler olur). Bu aynı zamanda güzel de bir organizasyon çünkü konu komşu bunun için bir araya gelip plan yapar, günleri paylaşır vesaire. Eskiden cenazede ikram dağıtmak her zaman görülmezdi ama cenaze evine yemek gönderilmesine daha sık rastlanılırdı. Şehir hayatında artık bu tür ritüellere yer yok tabii ki, ama durduk yere “öldü amk bi de sana yemek hazırlayacaktık”, “bu ne amk ben buna mecbur muyum” gibi saçma tepkilere de gerek yok. Gelenek bu; her gelenek gibi devam ettirmek isteyen ve buna gücü yeten devam ettirir, devam ettirilmediği yerde de yavaş yavaş körelir kimse de garipsemez. Şehir yaşantısında artık bu tür şeyleri görmek zaten mümkün değil.

Bazı şeyler zamanla unutuluyor. Hazır aklıma gelmişken babamın cenazesini de anlatayım da bir kenarda kalsın.

Babam akşam üzeri saat 6’yı 8-9 geçe gibi son nefesini verdi. Sokağın köşesindeki caminin imamına gidip durumu anlattım, geldi. Bir çarşaf istedi. Beraber dualarla zaten birkaç aydır yatar vaziyette olan babamı yere, çarşafın üzerine indirdik. Ne kadar da hafiflemişti sadece birkaç ayda; yaşadıklarını da hesaba katınca aslında vefatı beni rahatlatmıştı çünkü hem fiziksel hem mental acısı çoktu, kurtuldu adam. Neyse; hoca sonra bana annemi başka bir odaya götürüp onunla kalmamı söyledi, bir süre sonra tekrar çağırdığında babamı çarşafa sarmıştı. “Ben sabah namazından sonra gelir babanın cenazesi ile ilgilenirim sen geri kalan işlere bak bu kapıyı da açmana gerek yok” diyerek salonun kapısını kapatıp gitti. Sabah olunca önce sağlık müdürlüğüne, sonra nüfus müdürlüğüne sonra da pideciye gittim. Öğlen almak üzere 250 pide sipariş ettim. Komşumuz köfteciydi, “pilav köfte hazırlatırım boşver sen” dese de para almayacağını bildiğim için istemedim; gelenek bu şekilde değil çünkü. Ona zorla 250 ayran parası verdim, bir katkı olarak pideleri gidip alıp garsonlarına dağıttırabileceğini söyledim, sevindi. Kankaydılar babamla.

Mezarlığa gittim, o gün manyak gibi yağmur yağıyordu. Mezarlıktaki görevli dedi ki “buraya sürekli su dolacak sen talaş bul suyu çeksin”. Beraber iş yaptığımız bir adamın kamyonetiyle marangozdur mobilyacıdır suntacıdır her yeri gezip talaş aldım. Hepsi de talaşa para istediler; talaşın para ile satılan bir şey olduğunu o zaman öğrendim bak yaşım 30 küsür. Sonra tekrar pideciye gidip her şeyin yolunda olup olmadığını sordum adam “tamam vaktinde hazır olur” dedi. Sonra işte pideler geldi, evin bahçesi dolup taşıyordu falan. Babamın her ay mangal yapıp sokaktan geçen insanları yolundan çevirip balık ekmek ikram ettiği bahçede pide servis ederek insanları ağırladık. Babam görse ayıplardı ne pidesi amk diye. Sonra yağmur iyice coştu mezarlığa gittiğimizde. Poşet geçirmişlerdi hocanın mikrofonunun bağlı olduğu amfinin üstüne. Hoca konuştukça parazit yapıyor, titriyordu cızt cuzt sesler çıkarıp. Acele ettik çünkü talaşlar da artık yetmeyecekti. Sucuk gibi oldum o gün hem terden hem ıslanmaktan. Göz açtırmayan yağmuru, ben mezarlığın içinde debelenirken yukarı baktığımda gördüğüm manzarayı, hoca Kur’an okurken yağmur damlaları hariç hiçbir şeyin hareket etmeden duruşu falan bana sanki bir rüyanın içerisindeymişim de birazdan uyanacakmışım gibi hissettirmişti.

Vay be.

10 yıl 4 ay 3 gün olmuş.

Edit: İslam’da zaten yeri yokçu arkadaşlar; Türkiye’de dini konularla bağlı geleneklerimizin çoğu zaten İslam’dan değil, İslamiyet öncesi kültürümüzden ileri geliyor. Bunun da İslam’la ilgisi yok.

(Ekşisözlük)