Trump'ın yeni zaferi daha günü dolmadan şanlı muhafazakar basınımız tarafından keyifli bir panikle karşılandı bile. Kimi yıllardır sürdürdüğü Amerikan parasıyla Amerikan düşmanlığı yapma alışkanlığına devam edip çok da aşırıya kaçmadan Trump'ı en yumuşak yerlerinden eleştirirken kimi de "Siyasal İslamcı siyasal Hristiyanlıkçının dostudur" mottosuyla Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıyan, anlı şanlı Evanjelist Trump'ın gerek Halkbank ve Reza Zarrab davalarında gerekse Rahip Brunson krizinde Türkiye'nin diplomatik onurunu yerle bir etmesini görmezden gelip ABD ve Türkiye'nin ortak geleceğine turuncu instagram filtreleriyle bakıveriyor. Günün sonunda bir dolabın bir köşesine istiflenecek dolarlarla bu süreçten çıkmanın hesapları yapılıyor, her defasında olduğu gibi. Sonuçta Ortadoğu'ya baktığımızda son 40 yıldır ABD'nin istediği her şey oluyor; ABD'nin her müttefiki işini layıkıyla yapıyor. Bunu yaparken "Cumhuriyetçiler" aleni, "Demokratlar" da gizliden gizliye bölgedeki sevgili muhafazakarlarının yemini suyunu eksik etmiyor.
ABD'nin dünyanın insani anlamda tüm melekelerini yitirmekte olan bu bölgesinde rahatını kaçıran, düzenini bozan, işinden alıkoyan ne oldu bir hatırlayabilir miyiz yakın tarihimizde? Mesela, bir anda mı başlamıştı Körfez Savaşı? ABD kendine Irak'ta siyasi ve ekonomik anlamda ölüme göndereceği bir "mayın eşeği" ararken, "bizim çocuk" Kenan Evren'in darbesinden sonra ortaya çıkan ve birden halkın sevgilisi oluverip siyaset hayatımıza en tepeden giren Turgut Özal'ın "Muhafazakar liberallik ayağına Türkiye'yi Gümrük Birliği çukuruna sapladım, özelleştirme zehrini ülkeye zerk ettim, neden bir de Irak kumarına oturmayayım?" demesiyle Baba Bush'un kollarına tuzlukla koşuşunu görmezden gelebilir miyiz? Nihayetinde 6 ay süren bu savaşın Türkiye'ye maliyeti 30 milyar dolar olmuştu. Nereden bakarsan bak güzel iş; tabii ki ABD için.
Milenyum geçildiğinde ABD, 11 Eylül 2000'de dünya tarihinde görülmemiş bir "istihbarat zaafı" neticesinde kendi topraklarında bir avuç çöl sıçanı tarafından saldırıya uğramış ve yine de halkını bu çöl sıçanlarının peşinden gidip pençesi altında ezmeye tam anlamıyla ikna edememişken; kağıt üzerinde neo-liberal, özünde neo-Özal olan çiçeği burnunda AKP, ABD'nin yardımına koşmamış mıydı? ABD'nin "Türk ordusuna milyarlarca dolarlık modern silah hibesi karşılığı Türk askerinin Kuzey Irak'a girmesi ve Türk hava sahasının ABD savaş uçaklarına açılması" talebine AKtriumviranın Arınç'ının muhalefetiyle karşı çıkılmış, modern silah hibesi yerine direkt olarak hazineye para hibesi için pazarlık yapılmamış mıydı? 18 Mart'ta tamamlanan müzakereler sonucu apar topar 19 Mart'ta tezkere geçmemiş miydi? Tezkere geçtikten 5 saat sonra İncirlik üssünden kalkan uçaklar Bağdat'ı bombalamamış mıydı? ABD kara harekatı da yapmak isteyip, beceremeyip Türkiye'yi sahaya sürmek istememiş miydi? Kamuoyu buna çok yanaşmayıp, mikrofon tutulan halk operasyona karşı çıkmamış mıydı? Buna karşılık El -Kaide İstanbul'da tarihimizin en büyük çoklu terör saldırılarını gerçekleştirmemiş miydi? Bugün hala AKP içindeki tezkere konulu bölünmenin gerçekten ABD'nin tezkerenin karşılığını nasıl ödeyeceği konusunda yaşanıp yaşanmadığı hakkında şüpheleri olan
var. Onlara Türk ordusunu yerle bir eden ve bugün sınırlarımızı koruyamaz hale gelmesine sebep olan "Ergenekon" ve "Balyoz" davalarında, "Kozmik oda" ve "Danıştay Saldırısı" vakalarında, "Açılım"garabetinde vaktiyle "Amerika'nın sesi" olarak anılan Bülent Arınç'ın rolünü incelemelerini tavsiye ediyorum. PKK terörünün bitişiyle hem moral hem de güç olarak zirvesini yaşayan TSK'nin bir de modernizasyon hamlesiyle Irak'ta büyük başarılar elde etmesi kaçınılmaz olacak, aynı zamanda da bölgesel anlamda her zamankinden daha güçlü hale gelecekti; hepimiz farkındayız ki bu, Türkiye'yi teslim ettiğimiz o insanların istemediği tek şeydi.
Kuzey Irak'ta Irak'a ait petrol alanlarını kontrol altına alıp bunun tüm askeri ve ekonomik bedelini Türkiye'ye ödeten ABD, El-Kaide'nin peşinden gittiği Afganistan'da bir batağa saplandı mı mesela? Mesela, bu dönemde Afganistan'dan dünyaya yayılan uyuşturucunun parası kimin cebine gitti bunu hesaplayabilir miyiz? Peki bir akşamüstü aniden Afganistan'ı apar topar terkedip, koca ülkeyi cesaretlendirip semirttiği cehennem zebanilerine teslim eden ABD'nin bıraktığı enkaz; Afganistan'daki şehirli nüfus, kadın ve çocuklar dışında en çok kimi etkiledi farkında mıyız? Benim seçeneklerimin ilk sırasında aralarında bir tane bile kadının bulunmadığı Afgan mültecilerin binlerce kilometreyi yalınayak yürüyüp para olarak cebinde taşıdığı uyuşturucu poşetleriyle 2-3 ülke geçip ellerini kollarını sallayarak sınırından geçtikleri Türkiye var. İkinci sıraya ise bir şekilde Türkiye'den kaçmayı veya başka güzergahtan giderek Avrupa'ya ulaşmayı başaran Afgan mültecilerin ve halihazırda Avrupa'ya kapağı attığı halde suç işlediğinden dolayı sınırdışı edilen herhangi bir yabancının ilk adres olarak yollandığı Türkiye'yi koyuyorum. Üçüncü sıram ise halihazırda milyonlarca Suriyeli mülteci barındırırken bir de 3 yılda 2 milyona yaklaşan Afgan mülteci ile uğraşmak zorunda kaldığı için ekonomisi daha da mahvolan, işsizlik ve fakirliğin sokaklarında kol gezdiği Türkiye'nin.
Suriye demişken; bir de IŞİD vardı, hatırlıyor musunuz? Bu IŞİD aslında ABD'nin düşmanıydı (!) ama tabii ki ABD'nin çıkarlarını düşmana karşı korumak başta Büyük Ortadoğu Projesi'nin eşbaşkanına, ondan sonra da straejik derinliğinin içinde ülkece kaybolduğumuz "yerli ve milli Clausewitz"imiz Ahmet Davutoğlu'na düşüyordu. O da Özal gibi kendisinden uzun biri tarafından kolundan tutulup yüksek bir tabureye oturtulmuştu, o da ABD'nin Ortadoğu'daki stratejik ihtiyaçlarını ABD'den önce görerek hareket almayı seviyordu, o da gözlüklüydü, o da bıyıklıydı, o da saçlarını boyuyordu, o da dört drop ceket giyiyordu; tamam, Özal'ın bedeni öyle olduğu için 4 drop giyiyordu, Davutoğlu ise öyle seviyordu. Bunun nedenini bilemeyiz. Belki de ABD'nin çıkarları bunu gerektiriyordur. Velhasıl, Suriye Savaşı'nın başlangıcı üzerinden 15 yıla yakın zaman geçti. Bizim ülkemizde 2021 yılı rakamlarına göre 3 milyon 700bin Suriyeli var, gerçek sayının ise bunun 2 ila 3 katı arasında bir yerde olduğu biliniyor. Cumhuriyet tarihinde ilk defa toprak kaybettik. ABD'ye güvenerek Rus uçağı düşürdük, ABD arkamıda durmadı ve bunun bedeli olarak Rusya bizi kendisinden hava savunma füzesi almak zorunda bıraktı. Bu NATO ile aramızı bozdu ve bugün önemli bir kesimin seçildiği için bayram ettiği Trump'ın kararıyla F-35 projesinden çıkarıldık. Rusya'nın düşen uçak için biçtiği bedel bununla sınırlı kalmadı; kimi kaynağa göre 30 kimine göre 60 askerimiz Rus bombardımanında şehit düştü, hiçbir karşılık veremediğimiz gibi hesap da soramadık, haber de yapamadık. En son olarak Rusya, ülkemizin en stratejik noktalarından birine fünyesini elinde tuttuğu bir nükleer silah yerlerştirdi, adını da Akkuyu Nükleer Santrali" koydu, santralin müdürüne göre hesap vereceği yetkililerin tamamı Rusya'daymış. 15 yıla yakın bu süreçte Türk Lirası, Amerikan doları karşısında yaklaşık 20 küsur kat değer kaybetti. Amerikan doları aynı dönemde Yuro'ya karşı %22 değer kazandı.
Bugüne gelecek olursak, ABD'nin 20 yılı aşkın süredir yaşadığı siyasi türbülansta Cumhuriyetçiler bu kez büyük oynadı. ABD'de hem başkan hem senatonun aynı taraftan olması her dönem görülen bir şey değil. Ayrıca Trump; kendi Cumhuriyetçi partidaşları ve hatta ekip arkadaşları tarafından başkanlıktan istifa etmeye zorlanacak kadar ipin ucunu kaçırmıştı. Seçim akşamı valileri arayıp sandıklara müdahale etmelerini isteyecek kadar gözü karaydı. ABD başkanları içerisinde parlementer demokrasi örtüsünün sıyrılıp altından sermaye oligarşisinin görünmesinden bu denli rahatsız olmayan başka bir karakter olmayışıydı aslında başta Demokratlar olmak üzere tüm ABD siyasetini rahatsız eden. Trump'ın yaşlı ve bunak Joe Biden ile aynı yaşta olması da, Biden'ı (haklı ve kanıtlı şekilde) yolsuzluk ve ahlaksızlıkla suçlayan Cumhuriyetçilerin aynı suçları aleni şekilde işleyip bunlardan gururla bahsedip, "ben de yaptım ama neden yaptım; çünkü Amerika!!!111" dışında argüman üretememesi de işin ironisi, İlahi komedyası. Tam da bu açıdan bizimki gibi lümpen kitlelerin çoğunlukta olduğu ülkelerin yöneticileri tarafından hayranlıkla izleniyor; bu anlamda Cumhur ittifakı koalisyonundan bir farkını gören varsa buyursun söylesin. Tüm bunların nedeni, dünyanın her yerinde muhafazakar siyasetin gücünü eğitimsiz, taşradan çıkmış olsa bile gittiği yere taşrayı da yanında götüren, şehir yaşantısı ve şehir yaşantısının gerektirdikleri ile nasıl yaşayacağını bilemeyen ve bu nedenle beyi paşası olduğu taşradan geldiği şehirde maddi olmasa bile manevi anlamda "bir büyük el"in yardımına ihtiyaç duyan, ülkeyi vergi vererek kalkındıran çarkın içine şehirli kadar girememenin ezikliğinin öfkesini şehirlileşmiş ve düzenin bir dişlisi olmuş yeni orta sınıftan çıkarmaya çalışan kesimden alıyor olması. Bunun bir de karşı tarafı var tabi; şehirlinin de kendi içerisinde bir sosyal hiyerarşisi var fakat bu hiyerarşi içerisindeki katmanların kendilerini gördükleri yer ile diğer katlardakilerin bir diğerlerini gördükleri yer aynı değil. Bu aradaki farklılıklar, kolaylıkla oluşturulabilecek mikro bölünmelere yol açabiliyor. Bu ABD'de ulaşılabilir sağlık sigortası kanunundaki birkaç madde ile cumhuriyetçiler tarafından tartışmaya açılıp demokratlar safında çatırdamalara neden olabiliyorken, Türkiye gibi ülkelerde sağlık çalışanları maaşlarının iyileştirilmesi için topluca hareket ederken, hükümetin sağlık çalışanlarını kategorilere ayırarak çözümü kategoriler arasında adil davranmadan bulmaya çalışmasıyla sağlık çalışanlarını düşmanlık çizgisiyle bölünür hale getirebiliyor.
Özetlemek gerekirse, anlatmak isteyip anlatabildiğimden emin olamadığım şu; şehre gelen, geri dönmek istemiyor. Hali hazırda şehirde olan, toplumun ilerleyişindeki ekonomik katkısının karşılığını alırken sadece oy için sosyokültürel olarak taşralıya ezilmek istemiyor. Lakin günün sonunda 21. yüzyılın demokrasisinde seçilenlerin vaatkarlığı seçmenlerin müşteriye dönüştüğü bir AVM devlet modeli yaratıyor; ideallerin muğlaklaşıp farklı siyaset dükkanlarının tüm müşterilere hitap etmeye çalıştığı, bunu yapamayacağını anladığı yerde de karşı kitleyi olabildiğince küçük parçalara bölmeyi amaç edindiği bir tür kapital demokrasi. Bu örnekte Cumhuriyetçi dükkan müşteriyle dolup taşıyor, bu rüzgar tüm dünyada benzer esintilerin uzun bir süre daha devam edeceğini gösteriyor.
Neyse efendim, bu konular konuş konuş bitmez. Kendi kendimize işkenceden başka bir şey değil. Sonuçta biz bu ülkenin öz vatandaşıyız alt tarafı, kafa yormak bizim haddimiz değil. Sonuçta üniversiteye sınavsız girebilen bir Afgan, sigortasız çalışarak Türk ekonomisini ayakta tutan bir Suriyeli, cinayet işlemek için ülkeyi ziyaret eden bir diplomat çocuğu, canlı Carmageddon oynamayı seven ABD vatandaşı bir Kızılay başkanı kızı, CV'si bürokrasi ve siyasetin her alanındaki tecrübelerle dolup taşan kel bir suç baronu, hapisteki terör örgütü liderini mecliste konuşma yapmaya davet eden bir milliyetçi (!) parti lideri olmadığımız için sadece çalışıp tüm bu saydıklarımızın yapmadığı şeyi yapmak; vergi ödemek zorundayız ki bu çark dönsün. Sıhhatler olsun.








