Türkiye, köy-kent arasındaki sosyoekonomik ve kültürel farkın en açık olduğu ülkelerden biri, Avrupa sathında açık ara birincidir. Bunun sonucu olarak da köyden kente göçün belki de en çok olduğu ülkelerden biridir. Bu konuyla alakadar kafamda biriken ve çıkmak için sağı solu tekmeleyen fikirleri öfkeden arındırabilmek için biraz zaman geçmesi gerekti. Sanırım daha doğru bir zaman bulamayacağım.
Köylü, kente göç ettiğinde kente adapte olmak yerine köyünü kente getiriyor. Kentin fiziksel unsurları bir miktar da olsa köylüyü değiştiriyor ama bu, şehirli olmasına yetmiyor ve köylü-şehirli arası amorf bir kimliğe sahip oluyor; sosyal çevrenin aynı kaldığı ve böylece kültürel etkinin çocuklar üzerinden yapıldığı (bkz: okul), bu nedenle şehirde yaşayan sorumlu birer vatandaş olmanın gerekliliklerinin “çocuk işi birer angarya” olarak görüldüğü bir yaşam. Bunları zaten hepimiz biliyoruz, burası işin ilkokul biri.
Çarpıklıklardan ilki bu noktada başlıyor; şehirdeki köylülüğün kentlileşmeye karşı geliştirdiği bu direniş otorite tarafından sanki “köklerine bağlılık”mış gibi övülerek altı bomboş ve şoven bir şekilde yüceltiliyor. Bu sayede otorite için oy kapısı haline gelirken, köyden kente göçmüş kitle için de gerek gecekonduya tapu, gerek sosyal yardım adı altında aslında nesillerdir şehirde yaşayanların alın teriyle ortaya çıkmış kaynakların ceplerine kanalize edilmesi sonucunu doğuruyor. Bu seçmen rüşveti alışkanlığı sadece AKP'ye özgü olmadığı gibi sadece sağa ve hatta sadece Türkiye'ye de ait değil fakat bu pratiğin bu kadar bokunun çıkarılması, bu konuyla bağlı olsa da bu yazıda değinilmeyecek olan sermaye alanı üzerindeki versiyonu olan klientelizmin hükümetin politikasıyla yapışık hale gelmesi ve böylece bir bütün olarak politik yağmacılığın egemenliğinde, sanki Baas idaresindeki bir Mezopotamya demokrasisine dönüşmüş olmamız kesinlikle 2010 referandumuyla gerçekleşmiş bir paradigma değişikliğidir.

İkinci çarpıklık olarak, bu kul hakkı yeme düzeni kendini dindar olarak tanımlayan bu göçmenlerin önemli bir kısmını bilinçaltında rahatsız etse de bu düzenin dışına çıkmak için efor göstermek yerine, otorite olarak kabul edeceği kişilerin ağzından kul hakkı yemediklerini, hak etmedikleri şeye tamah etmenin yanlış sayılmayacağını anlatan fetvalar duymayı beklemelerini gösterebiliriz. Burada da devreye cemaatler, tarikatlar ve bunlara bağlı dernekler giriyor. Bu örgütler bir yandan iç göçmenlere duymak istediklerini söylüyor, bir yandan düzen bu örgütler eliyle onlara hayatta kalmaya yetecek kadar kaynağı aktarıyor, diğer yandan da daha fazlasını elde etmek için çaba göstermenin, aynı şehirlilerdeki gibi ahlaksızlıkla sonuçlanacağı telkiniyle göçmenin şehir kültürüyle arasındaki duvarı sağlamlaştırarak sosyoekonomik ve kültürel alanının sınırlarını kolaylıkla manipüle edilebilir bir alan içerisinde tutmuş oluyor. Bu işin daha tehlikeli boyutu; çünkü bu toplumu bıçak gibi ikiye bölmekle birlikte bir tarafı diğerine doğuştan bir düşman ilan etmiş oluyor. Özelikle İslam literatürü içerisine tam da bu faydayı sağlayabilmek için sokulmuş olduğunu düşündüğüm o "Bitmeyen Savaş" (adını unuttum, bulunca eklerim) kavramı bu çatışmayı bir inanç temeline oturttuğundan bu noktada millilik veya başka birleştirici herhangi bir unsurun önemi kalmıyor. Dünyaya bakışı cemaat-cemiyet penceresinden olan her bir fert için bir başka bakış açısına sahip kişi kadim düşman, yok edileceği gün gelene kadar yüzüne gülünecek, sırtı sıvazlanacak, gönlü hoş tutulacak bir gafil konumundan ileri gidemiyor.
Son olarak, köyden kente göç eden kitle sıfıra yakın eforla köydekinden çok daha üstün gördükleri bir hayat standardına erişip bir yandan da sebebini sorgulamadıkları bir övgü ve yüceltmeyle karşılaşınca, geldikleri yerle aralarında oluşan sosyoekonomik fark kendilerini köyde kalan aile fertlerinden üstün görmeye itiyor. O yüzdendir ki “Şehirde para biriktireyim / çocuğun okulu bitsin / kızı evlendireyim / vs. ondan sonra köye döneceğim” diyen dedeler, 85 yaşında hâlâ plazaların ve AVM’lerin arasında kalmış mahallelerin kuytu köşelerindeki kahvehanelerde okey oynuyor; yedi düvelden şehirli beyaz yakalılar ise onların köyde boşalttıkları yerlere yerleşip ekip biçmenin, en fazla küçük bir pansiyon işletmenin hayalini kuruyor.
Şehir köylülerinin ardıl nesillerinden de bahsetmemiz gerek. Eğer babasından öğrendiyse esnaflık - zanaatkarlık doğrultusunda gittiğinde küçük köysel alanından çıkamayan bir nesil daha entegrasyondan mahrum olarak gerek vergi kaybı gerekse cemaat - tarikat ekseninde toplum düzenine burjuva seviyesinde bir tehdit olarak yetişirken, mesleği ve okumayı temelden reddedip suçu meslek edinen bir evlat da cemaat ve tarikat eksenine girmese de bu kez de tam zıttı eksenin varoşuna yakıt olan bir eksene kayarak topluma yük ve tehdit haline geliyor. Eğer işçiliği tercih ederse özellikle bu kesimin çocukları tam da kendileri için dizayn edilmiş tarikat, cemaatlerin

sermayeyle ortaklaşa yarattıkları sarı sendikalar, STK'ler ve hamasi partilerin tuzak vaatleriyle toplumun en çok sömürülen kesimleri haline geliyorlar. Nispeten kafası çalışan bir babanın çocuğu veya ailesine bir şekilde söz geçiren bir çocuk olduğunda ancak eğitimini tamamlama şansı olabiliyor bu kesimin evlatlarının. Eğer dini örgütlerin anti-öğretim ajandalı eğitim kurumlarından kendini sakınabilecek kadar şanslıysa işte o zaman şehir yaşantısı bu şehre gelen köylülerden bir kazanç elde etmiş oluyor ve en azından bu ailelerin şehre bindirdiği yükün bir eksilmesine katkı sağlanıyor.
Peki tüm bunlar içerisinde köylünün aşağılanması nerede? Köylü, köy kültürü ve köy alışkanlıklarıyla bulunduğu şehre ayak uydurmayı reddederken, aslında batılı örneklerine göre çok da şehirli olmayan Türk şehirlisi için tam da aranan, çocuğuna parmakla göstereceği "aha bak bahsettiğim tam da bu evladım, aha bunun gibi olma" diyebileceği örnek olma görevini üstleniyor, bu köylü-şehirlilerin yaşadığı muhitler kentlilerin kibirle baktıkları ve bir gün ehlileşme ihtimalleri olan barbarların yaşadığı birer karınca çiftliği olarak görünüyor.

Kent yaşantısının kıyısına kadar gelip kentli olmak için ne yapması gerektiğini bilemediğinden hep kenarda kalan köylü ise kentlileşmeyi reddederek kendince şehirli olmaya dair her şeyi ahlaki veya dini yitirimlere bağlayarak kentlininkine benzer bir söylem yaratıyor; o da kendi evladına "bunlar gibi olma" diyor. Diyor demesine ama, bunlar gibi "ne" olmaması gerektiğini söyleyemediği için kendince ahlaksızlığa veya marjinalliğe yeni tanımlar uyduruyor; yeri geliyor 3. nesil kahve dükkanında kahve içmek ahlaksızlık oluyor, yeri geliyor televizyonda film izlemek yerine sinemaya gitmek saflığını kaybetmek anlamına geliyor. Kısacası Köylü, kentlinin yaşantısına öykünüp o yaşantıyı elde edemeyeceğine kendini de inandırdığı için kendi erdem setini oluşturmaya çalışıyor fakat nedensellikte tıkanıyor. Bununla birlikte az önce de bahsettiğim gibi; gerek kendileri için oluşturulmuş topluluklar, gerekse akrabalık bağlarıyla oluşturulmuş ve vergiden de arındırılmış büyük kapalı ekonomiler oluşturabilen bu gruplar, kontrol edemedikleri büyüklükte güçlere ulaşıyorlar ve ardından vergiden arınmışlıkla başlayan bazı pratikler, ahlakçı muhafazakar kimliklerine tezat oluştursa da normalde yasak/haram olan davranış ve eylemler kafalarında zaten öteki / kafir / hain olarak etiketlenmiş kentliye karşı yapılınca yasaklığı ve haramlığı ortadan kalkıyor. İşte kentlide bulunmayıp köylüde bulunan bu küçük fark, şehirlileşememiş köylünün ülkenin bekasına yönelik en büyük tehditlerden biri olmasına yol açıyor.
Bir de bilimsel taraftan bakarak özetleyelim. Şimdi
Weber diye bir abimiz var. Bu abimiz "
Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu" eserinde din reformunun ve sonrasında oluşan
Protestan ahlak anlayışının kapitalizmin gelişimine büyük katkıda bulunduğundan ve bugünkü kapitalist ekonominin kriziyle bokuyla püsürüyle de olsa işleyişinin sosyolojik temelini oluşturduğundan bahsediyor. Nedir bu Protestan ahlakı diyecek olursak da kısaca dünyevi başarıların da Allah'ın makbul saydığı amellerden olması ve bu nedenle çalışkan olmak, iş ahlakına bağlı olmak, disiplinli olmak gibi hasletlerin dini vecibelerden ayrı tutulmaması diyebiliriz. Bu kavramı bir kenara koyalım. Şimdi ise bir diğer abimize bakalım:
Lipset diye de bir abimiz var ve bu abimiz de başka bir şey söylüyor; diyor ki
Modernleşme Teorisi'ne göre,
bir toplumun modernleşmesiyle birlikte eğitim, bireysel özgürlükler, medyanın rolü, iş gücü, kuvvetler ayrılığı ve serbest piyasa gibi unsurlar toplumun demokratikleşmesine katkı sağlar. Bu süreç, sanayileşme, kapitalizm ve toplumsal eşitlik gibi faktörler ile birleşir.
Şimdi köylü kente geliyor; yani kapitalizmin kucağına. Kentte de modern dünya kendisini bekliyor. Fakat işte tam da burada, Türkiye örneğinde bu okumuş etmiş literatüre teorilerini tezlerini sokmuş abilerin söylemleri patlıyor. Zira yazının başından bu yana anlatmaya çalıştığım gibi ne köylü kente kendini ihya edeceğini düşünerek geldiği kapitalizmin talep ettiği asgari ahlaki değerlere uyma niyetiyle geliyor, ne de kentte köylüyü eğitim, bireysel özgürlükler, bağımsız medya, istihdam, kuvvetler ayrılığı ve serbest piyasa gibi unsurlar bekliyor. Bininci kez tekrar edecek olursak; örneğin, köyden kente göç edenler, kapitalizmin sunduğu fırsatlar yerine, çoğu zaman köydeki yaşam biçiminden hiçbir şekilde kopamayacak şekilde kentte var olmaya çalışırlar. Weber'in "çalışkanlık" ve "disiplinli iş ahlakı" vurgusu, Türkiye’deki köy-kent göçünde kadük kalır çünkü göçmenler, kentteki iş gücü piyasasına adapte olmadan önce köydeki geleneksel iş yapma biçimlerini, “ailevi” bağları ve kayıt dışı ve kapalı ekonomiyi kentte sürdürürler. Lipset’in teorisi de anlamsız kalır zira eğitim, bireysel özgürlükler ve demokratik unsurlar, bu köy-kentli arkadaşların hiç mi hiç umurunda olmaz. Böylece sosyoekonomik/kültürel farklılıklara karşı göçmenler, ellerinde silahlarla bir kanyonun karşı tepesindeki kızılderilileri izleyen kovboylar gibi beklemekle geçecek bir hayata adım atmış olurlar.

Aynı toplumda bulunan ve aynı genetik seti paylaşan, aynı dili konuşan, aynı ülke için askere giden, cuma namazını aynı camide kılan bu insanların bir yarısı diğer yarısını alt edeceği günü bekliyor. 3 çeyrek asırdır göreve gelen sorumlular ise rantlarına bakıp bu sorunu körüklemek dışında hiçbir şey yapmıyor. Kendini elit gören "modern köle" beyaz yakalı kentlinin herhangi bir konuda herhangi bir kollektif tepkisi yokken; köylünün / taşralı (ve artık sermaye sahibi) muhafazakarın, siyasetin de desteğini arkasına alarak bir araya geldiğinde "insandışılaştırdığı" kentliye neler yapabildiğini '78'de Malatya ve Maraş'ta, 80'de Çorum'da, 93'te Madımak'ta, 95'te Gazi Mahallesinde ve iktidar olduktan sonra da Ergenekon'da, Balyoz'da, Açılım'da, Gezi'de, işçi ölümlerinde, eğitim sisteminde, sağlık hizmetlerinde; ülkeyi yıkıma / yok oluşa sürükleyen her yerde gördük. Eğer kentli, günümüz dünyasında artık yepyeni bir kimliği temsil ettiğini kabul etmez ve özellikle "beyaz yaka" artık bir sınıf haline geldiğini ve 80'lerle birlikte yok olan "Orta Direk"i kat be kat büyük bir yükle sırtlıyor olduğunu farkedemezse, Türkiye için bundan tam 20 yıl önce biçilen ve artık ufukta görünen iç savaş gömleğini giyeceğimiz gün geldiğinde, bu ülke orta çağ karanlığına boğulmaktan kurtulamayacaktır.
Bu da benim en karanlık ama yazarken de en emin olarak yazdığım yazı olarak kayıtlara geçsin Zekeriya.