Şehit

Küçükken Allah’ı ışıklar içindeki bir sonsuz alanda, yerden bulutlara kadar uzanan mermer bir tahtta oturan, bembeyaz elbiseli, upuzun beyaz sakallı, yaşlı ama duruşunda, bakışlarında sonsuz bir kudrete sahip olan bir insan olarak hayal ederdim. Komik geliyor şimdi; takunya vardı ayağında. Takunyasının ucunda durmuş yukarı doğru bakardım hayalimde; omuzlarından yukarısını görmekte zorlanırdım bulutların üzerinde olduğu için.

Kafamdaki Allah görüntüsünün nedeni galiba babaannemdi. “Allah Baba” diye öğretti bana. Ezelden beri vardı ve her yerdeydi. Her şeyi görüyor ve duyuyordu. Ne kadar zor iş derdim, aklım almıyordu. Her şeyi görüp duymak ve bunları değerlendirmek... Günah işlediğimde çok öfkelenecekti, kötü biri olacaktım günah işlersem ve günah işleyenler O'nun gazabına uğrayacaktı; yalan söylememeliydim, büyüklerime saygılı olmalıydım, namaz kılmalıydım, orucumu bozmamalıydım, sağ elle yemeliydim, ezan okunurken yatmamalıydım, bol bol dua etmeliydim ve daha bir sürü şey. Çok zordu ama bir yandan da zaten kolaydı; zaten iyi bir insan olmak istiyordum herkes gibi, o kısım kolay. Ayrıca yemek yemem gerekiyordu ve ben de sağ elle yiyiverirdim ne olacak yani. Yine de namaz neredeyse hiç olmadı bende. Hâlâ suçluluk duyarım her ezanda. Oruç tutmayı ise severdim küçükken, yine severim. Ve küçükken babaannem ne kadar Allah’tan korkmam gerektiğini söylese de hiç korkmadım. Çünkü arada Allah’ın bizi sevdiğini de söylerdi; ben ona odaklandım hep. Küçüklüğümden beri Allah’ın gazabından değil, sevgisini kaybetmekten korktum.

Benim inandığım şey Allah’ın herkesi, hepimizi sevdiğiydi. Kimimiz hak ediyor, kimimiz etmiyorduk ama O bununla ilgilenmiyordu.

Küçüktüm, televizyonda Körfez Savaşı nedeniyle TV'de ilk kez yayınlanan Polis Akademisi 5'e ara verilip karanlık gökyüzünde bir sağa bir sola uçuşan sarı-yeşil ışıkları vermeye başladıklarını hatırlıyorum. Çok üzülmüştüm, gülüp eğleniyorduk ne güzel; hiç eğlenceli değildi bu ışıklar. Babam “Bir savaş eksikti” deyince çok korkmuştu babaannem, “Ay deme, bizimkiler mi?” diye sordu. Bizimkiler olmadığını öğrenince “Aman iyi” dedi, “Nasıl Müslüman bunlar, Allah’tan da korkmuyorlar” diye de ekledi. Ben Allah’ın gazabını değil, üzüldüğünü ve çok büyük hayal kırıklığına uğradığını düşünmüştüm o an. Düşünsene, Allah bu savaşanların hepsini seviyor ama onlar birbirini öldürüyordu. “Allah’ın ne kadar üzüldüğünü görseler savaşmazlardı” diye içimden geçirdim.

Ben büyüyüp dünyanın işleyişini anlamlandırmaya başladıkça Allah da zamanla akıl almaz büyüklükte ve öfkeli bir dev olmaktan çıkıp benden 1-2 karış daha uzun, üzüntüsü nedeniyle dalgın, bıkkın ve küskün biri haline gelmişti hayallerimde. Ayrıca oturmuyordu, hızlı hızlı bir oraya bir buraya volta atıyor, kendi kendine yollar arıyordu tüm sorunları çözmek için, kapkaranlık bir odada. Benim de kendimce her gün tekrarladığım dualarım vardı, olmasını delice istediğim şeyler için ve asla olmuyordu. Bu arada ülkenin sağında solunda bombalar patlıyor, askerlerimiz şehit oluyor, Allah’ın en sevdiği kullarından biri olduğuna inandığım Atatürk’e küfürler ediliyor, polisler işçileri dövüyor, ekonomi kötüye gidiyor, bir sürü şey oluyordu ve dualarım bu yüzden kabul olmuyordu. Allah’ı sürekli üzüyorlar ve meşgul ediyorlardı. Allah önce sevdiği tüm insanların arasını düzeltmenin yollarını arıyordu, sonra dinletebilirdim ancak dualarımı.

Zaman geçti, lise bitti, gerçek hayata doğru adım attım tüm yaşıtlarımla birlikte ve bu adımları atmak zor geliyordu herkes gibi; zamanın ruhuyla da alakalı olarak Allah hakkında düşündüğümde gözümün önüne gelen imge, jilet gibi ütülenmiş gömleğinin kolları dirseklerinin üzerine kadar sıvanmış, bacaklarına tam oturan koyu kahverengi pantolonunun belinden yukarı doğru uzanan gergin askıları omuzlarının üzerine gömülmüş, gece mavisi blazer ceketi askısının bel kısmına geçirilmiş, baş parmakları çenesine, işaret parmakları burnunun üzerine gelecek şekilde ellerini birleştirmiş ve düşündüğü şeye odaklanabilmek için gözlerini sımsıkı kapatmış, 20'lerinin sonlarında kısa saçlı, sinekkaydı tıraşlı bir delikanlıydı. Hâlâ o karanlık odadaydı ve tüm insanlığın problemini çözecek, herkesin zihninde bir anda belirecek o doğru fikrin ne olduğunu buldu bulacak hâlde öylece duruyordu.

Müslüman olmayan insanların dünya üzerindeki görece yüksek refahını, İslam dünyasının içinde bulunduğu nahoş durumu hiçbir zaman Allah ile ilişkilendirmedim. Bence içinde bir Tanrı’nın varlığına dair inanç/umut taşıyan herkes için iyi şeyler düşünüyordu. Hatta inanmayanlara da hiç düşman değildi, sadece sitemkârdı. Kur’an’ı defalarca okudum ve bu kitabı okuyan her aklıselim insanın yapacağı gibi okuduklarımı kendim değerlendirdim; herhangi bir hocanın ya da “efendi”nin okuduğum şeyden benim çıkaramayacağım anlamlar çıkarıp beni o anlamlara inanmak zorunda hissettirmesini istemedim hiç. Bir gün tüm yaptıklarımızdan sorumlu tutulacaksak eğer, kendi okuyup uyguladıklarımla yargılanmak isterim. Kendi yanlışlarımın cezasını çekmek isterim başkasının dikte ettiği yanlışları uyguladığım için cezalandırılmaktansa ve benim okuduğum kitapta bir insanı, inananların tümünden daha iyi biri olduğu halde inanmadığı için sonsuz azaba mahkûm edecek kadar zalim ve kendi kurallarına aykırı davranan bir Allah yoktu.

Ve o şimdi artık duvarları lambri kaplı bir odadaki tek ışık kaynağı olan şöminenin yanındaki berjerin ucunda oturuyordu; hâlâ aynı delikanlı olarak. Dirseklerini dizlerine koymuş, iki elinin parmaklarını birbirine geçirmiş, öne eğilmiş bedenine rağmen tam karşısındaki duvara bakıyor ama sanki o duvar orada değil de çok daha uzaktaki bir şeyi izliyordu. Yüzünde ise tek bir tarafa kaymış bir gülümseme vardı; sanki hesaplamalarında küçük bir hata bulmuş ama üstesinden gelemeyeceği bir şey değilmiş gibi.

Her akşam yastığa kafamı koyduğumda dua ederim, bu da babaannemden bana kalan bir miras. Bu dua hâlâ 5 yaşındayken ettiğimle aynı. Bazen ezbere okuyorum duayı, fark ediyorum ki “Allah’ım lütfen güzel ve uzun birer ömür ver” diyerek isimlerini tek tek saydığım insanların büyük kısmı artık yoklar, babaannem dâhil. Çoktan o duaya dâhil edilmesi gereken pek çok insanı da unutuyorum, oğlum dâhil. Duamda tek tek isim belirtmeden bahsettiğim topluluklar var. Mesela şehitler, inananlar, insanlığa yararı dokunanlar ve sonra bu sıfatları sıralamaya üşenip tüm iyi insanlar deyiveriyorum. Çok uzun bu dua, çoğu zaman bitmeden uyuyakalıyorum ve bitirebildiğim akşamlarda “Bu duam ve bitiremediğim tüm diğer dualar için amin” diyerek sonlandırıyorum. Çünkü sonunda amin demezsem dua açık kalır, sabah uyanıp insan içine karışıyorum ve kim bilir ne küfürler edip ne pis şeyler söylüyorum akşama kadar. O yüzden dualar açık kalmamalı. Böyle de ruh hastasıyım.

Dün gece biraz vakit buldum ve bilgisayarın başına geçtim. Geçmez olaydım. Önce Reyhanlı’daki birinin paylaştığı onlarca şehit olduğuna dair bilgi veren videoyu izledim. İnternette gezindikçe bu şehitlerin nasıl bir kaos, nasıl bir delilik içerisinde hayatlarını kaybettiklerine dair doğru yanlış bir sürü bilgiye rast geldim. İçim sıkıştı, daraldım. Böyle durumlarda zihnim beni hemen empatiye zorlar fakat bu durum beni alt üst etti; aynı anda hem savaşın ortasındaki yaralı asker olup evimi, geride bıraktıklarımı düşünüyorum hem de o askeri evde bekleyen baba, çocuk, eş. Sonra bir tanıdığının tanıdığı İdlib’de olan birinin yazdıklarını okuyorum ve hop, artık ben oyum. Savaşa, çatışmaya lanet okuyan on binlerce insanın her biri oldum ve artık çatlayacaktım ki bir diğer gruba denk geldim; kendini başkasının yerine koyma yeteneği ve isteği olmayan o diğer gruba.

“Niçin tüm ordumuzla sınırı geçmiyoruz”
“Yansın İdlib, yıkılsın Suriye”
“Rusya kim oluyor, bir kaşık suda boğarız”
“Bir ölür, bin geliriz”

Gayri ihtiyari “Allah’ım sen bu insanları ıslah et” dedim kendi kendime ve o anda yine gözümün önüne geldi, uzun zaman olmuştu. Sadece ay ışığının aydınlattığı alabildiğine büyük bir düzlüğe gelişigüzel dağılmış, üniformaları üzerlerinde, kaskları kafalarında sanki uyuyorlarmış gibi yerde uzanan sessiz şehitler ve o ortalarında duruyor. Bir zamanlar gıcır gıcır olduğu belli olan toz içindeki rugan ayakkabılar. Kesimi kötü, dizleri eprimiş lacivert bir kumaş pantolon. Zaten bol olduğu halde deforme olmuş göbeğin etrafında daha da bol görünen bir beyaz gömlek; tabii şu anda beyaz demeye bin şahit ister. Moralsizlikten mi yoksa yorgunluktan mı bu kadar düşük olduğu belli olmayan omuzlarından sağ olanının üzerine tersini dayadığı elinin işaret parmağına asılı sanki iki boy büyük bir ceket; sol el ise ağırlık yapmasın diye pantolonun cebinde. Yüzündeki bir haftalık sakalı ve bir ay önce kestirmiş olması gereken yer yer beyazlar bulunan saçlarıyla 50 yaşlarındaki bir beden için hâlâ eli yüzü oldukça düzgün. Göğe doğru çevirdiği başını geriye doğru yaslamış, gözleri ise kapalı ama bu kez bir fark var; hiç ama hiç bir şey düşünmüyor.

Ben dün bu görüntü gözümün önüne geldiğinde çocukluğumdan beri Allah’ı hep yanlış düşündüğümü anladım. Aslında hiçbir zaman insanların nasıl birbirleriyle geçinip nasıl birbirlerini seveceğini düşünmedi o. Aslında hiç düşünmüyor ve insanların tamamını sevmeye devam etmek için bir neden arıyordu sürekli. Bir gün gelip de kendisine hayal kırıklığından başka bir şey verebileceğimize inanmak için bir sebep düşünüyordu.

Sonsuzluğun başından beri beni sevmek için bir neden arayan bir Allah var, ben ona sebep vermek için bir şeyler yapmaya devam edeceğim.

Bir sır olmadığı halde kimseye anlatmak istemediğiniz şeyler vardır, geriye baktığımda tüm bu yazdıklarımın bu sınıfa girdiğini görüyorum. Neden böyle bir şey yaptım bilmiyorum. Dün akşamdan bu yana uyumadım. Sanki bir daha uyuyamayacakmışım gibi geliyor.