Gegenpress: Neden Pres?

Gegenpress aslında başlangıçta ara sıra başvurulan bir oyun varyasyonudur ve taaa 70’lere, Total Futbol’a ve hatta İtalya’da Arrigo Sacchi’nin Milan’ına kadar gider. 90’larda ise Bayern’in hegemonyasını kırmak İçin bu stratejiyi bütüncül bir taktiğe dönüştüren Alman kulüpleri (özellikle Klopp’un oynadığı Mainz) nedeniyle ismi Almanya’da koyulur, Gegenpress olur. Gegenpress, teknik ve taktik anlamda güçlü takımlara karşı fiziksel ve ani bir çözüm ürettiğinden orta ve düşük bütçeli takımlar ve kompakt oyunlar oynatan hocalara hedef büyütme imkanı sağlamıştır. Bunun 90’lardaki en başarılı uygulayıcısı Fatih Terim ve Galatasaray’dır. Sadece Gegenpress ve motive edici bir tarzla Galatasaray gibi mütevazı bir takıma Avrupa şampiyonluğu kazandırmıştır, tek bir kupa ve birer sezonu bile tamamlamayan Serie A kariyerine rağmen bu denli saygın bir mertebeye ulaşmasının, elit kategoriye yükselmesinin nedeni de budur; gegenpress ile uluslararası kupa kazanan ilk hocadır, bir underdog hikayesinin baş kahramanıdır.

Gel gelelim gegenpressin dinamiklerine göre hareket etmeyi benimseyen Hector Cuper, Fatih Terim, Klaus Toppmöller gibi hocalar bu anlayışla orta ve küçük takımlara sınıf atlatmış fakat halihazırda büyük olan takımlarda tutunamamışlardır; çünkü gegenpress oynayabilmek için topsuz koşular, kondisyon ve vizyon takım halinde üst düzey olmalıdır ki bu büyük kulüplerin oynatmayı sevdiği, taraftarın sevgilisi olan, teknik açıdan dünyaları sunan ama fiziksel kapasite olarak kendini hiç yormak istemeyen süper yıldızlardan asla beklenmeyecek şeylerdir ve kulüpler için oyuncular her şey, teknik direktörler ise hiçbir şeydir. O yüzden gegenpress, “kontra atağın özel okulda okuyan kuzeni” muamelesi göreceği, asansör değil de başarılı olmaya çalışan orta sıra takımlarının parlak fikri olarak kah Rıza Çalımbay’ın Denizlispor’unda, kah Ersun Yanal’ın Gençlerbirliği’nde UEFA sürprizleri olarak kendisine yer bulacaktır.

Aynı dönemde Real Madrid, Galacticos manifestosuyla artık tamamen endüstriyelleşen futbolda “parasıyla değil mi ulan, o kadar para veriyorsam 10 kişi çalımlayıp gol de atacaksın, kalenden top da çıkaracaksın” dönemini başlatan sugardaddy kulüp başkanları çağına ilk adımı atmış, Florentino Perez’in önderliğinde oyuncular değil teknik direktörler olduğu bir bir endüstriye yelken açılmıştı. Kısacası Fatih Terim çok değil, bir iki yıl farkla treni kaçırmış, Jose Mourinho ve Fabio Capello gibi teknik yönden üst düzey, birebir ilişkiler anlamında da adeta Roma generalleri gibi hem oyuncularını “gaz”layabilip hem de kulüp başkanlarını on milyonlar harcamaya ikna edebilen teknik direktörler, yıldızlarla dolu kadrolarını oyunun iki yönünü de oynamaya ikna edecek bir yol bulmuşlardı. Böylelikle artık zaten kalite farkıyla maçlarda hemen üstünlük kuran milyar dolarlık takımlar artık kalelerinin önüne otobüs çekebiliyor ve dünya yıldızları bu sıkıcı ama artık eskisinden çok daha fazla para kazandıran bu işe hocalarının da maharetiyle katlanabiliyordu. Parayı verenin düdüğü çaldığı bu yeni futbol evreninde küçük takımları geçin, orta sıra takımlarının bile bir sürprize imza atma şansları kalmıyordu. Bu düzen 10 yıl kadar devam etti; Avrupa’nın en büyük takımları 10 yıl boyunca 3-4 zengin takım arasından çıktı, tek sürprize yakın şey Liverpool’un kendini tekrar en büyüklerin arasına sokmayı başarmasıydı. Fakat 2010’larda bir şey oldu; Klopp’un önderliğindeki Borussia Dortmund küllerinden doğmayı başardı ve bu başarıyı futbolculuk zamanında hocasından öğrendiği gegenpress’i, Frank Rijkaard’ın önderliğindeki Barcelona’ya 2000’lerde tekrar Avrupa başarısı getiren bol paslı geçiş oyununa entegre ederek başardı. Böylece hem orta ölçekli takımlara tekrar umut oldu, hem de seyir zevkini alıp götüren Mourinho, Eriksson, Lippi, Trapattoni, Hiddink, gibi hocalara karşılık Guardiola ve Tiki Taka’sıyla birlikte “yenilikçi teknik direktörler” cephesini açtı.

Peki bu “geçiş oyunu” nereden çıkmıştı? Aslına bakarsanız bu “tarz” eskiden beri vardı, fakat işin taktik yönüyle çok ilgilenmeyen futbol basını (özellikle Türkiye’de) 2000’lerin ortalarında kulaklara çalınmaya başlayan bu kavramı “kontra atak” kelimesinin yerine kullanmayı tercih ettiler. Halbuki geçiş oyunu oldukça riskli bir oyun tarzının özgüvenli takımlar tarafından uygulanmasıydı; “geçiş oyunu” olarak adlandırılan ama bugün bildiğimiz anlamdaki geçiş oyununun ilkel bir versiyonu olan oyunda rakip hücuma çıkarken “eğer” topu kaptırırsa topu kapan takımın bunun sahanın hangi yerinde kaptığına göre önceden planlanmış patternlere dayandırılıyordu. Yani bir olasılık gerçekleşirse bundan maksimum faydayı çıkarmaktı amaç; kontra ataktan farkı ise buydu; rakibin atağını gol, korner veya ofsayt ile sonlandıramaması ve topu rakip kale önünden itibaren 100 metre ötedeki karşı kaleye götürmek için hızlı kanat oyuncuları ve uzun forvetlere top ulaştırmak falan değil, rakibi dengesizken yakalamtı bütün konu. Oysa modern geçiş oyunu bundan tamamen farklı olarak rakibe topu “bilerek” kaptırmaktan geçiyordu. Rakibe bir hatalı pas ile kaptırılan top, tam rakibin topyekün bir atağına dönüşecekken saniyeler sonra topun tekrar kapılıp rakibi kontra ataktakinden de hazırlıksız yakalayacak pozisyon bulmak şeklinde oldukça katmanlı bir yapıya dayanıyordu. Buna güzel örnekler olarak Rijkaard’lı Barcelona’nın Bernabeu deplasmanındaki 3-0’lık galibiyetini veya Atletico Madrid deplasmanındaki 6 farklı galibiyetini verebiliriz.


- itüsözlük (17-10-2017)