Her ülke futbolda iyi olacak diye bir şey yok; lakin arada sıçramalar oluyor. Aynen şu anda İzlanda'nın yapıyor olduğu gibi. Bosna'nın Dünya Kupası'na gidişi gibi. Şimdi geçmişten günümüze bir bakalım:
1992 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda tatilden gelen Danimarka Milli Takımı şampiyon oldu. Sonrası? Yok.
1994 Dünya Kupası üçüncüsü İsveç oldu. Sonrası? "Zlatan Ibrahimović"
1996 Avrupa Futbol Şampiyonası, bizim tarihe 5. torbadan girdiği gruplardan finallere katılan ilk takım olarak geçtiğimiz turnuva. Fatih Terim'in 1993 Akdeniz Oyunları'nın şampiyonu olan takımının neredeyse aynısıyla bu başarıyı yakaladık. Yalnız finallerde gol bile atamadan turnuvaya veda ettik. Avrupa Şampiyonası elemelerinin çoğunda öttürerek gruptan çıkıp, finallerde varlık gösteremeyecek olan Çek Cumhuriyeti'nin efsane kadrosu finalde Almanya'ya kaybetti.
1998 Dünya Kupası ev sahibinin oldu. Yarı finalde ev sahibini maymuna çevirdiği halde finale çıkamayan, efsane kadrolu Hırvatistan. Sonuç? Ara sıra güzel sonuçlar, pek çok turnuvaya katılım, pek
çok yetenekli futbolcu ama bir daha aynı başarının yanından bile geçilemedi.
2000 Avrupa Futbol Şampiyonası hiçbir sürprize yer bırakmadı. Akılda bıdır bıdır hücum futboluyla ve tank gibi hücumcu orta sahasıyla Portekiz kaldı, bir de kupayı alan Fransa'nın yarı finalde Portekiz'i altın golle elediği maçın son anlarındaki penaltı pozisyonunun gerginliği.
Tabii ki bu jenerasyona abileri kadar büyük yıldızlar olamayan ama iyi oynayan gençler ile futbol zekası ve teknikleriyle buraların topçusu olmadıkları belli olan gurbetçiler gelmişti. Sonuç? Aslına bakarsanız fena değil. Kore sonraki tüm turnuvaların finallerine katıldı ve gruptan çıktı.
2004 Avrupa Futbol Şampiyonası finali tam bir sürprizdi. Şampiyon, sıkıcı, bıktırıcı, bezdirici ve iğrenç futboluyla Yunanistan oldu. Sonuç? Yunanlar arada iyi sonuçlar aldılar, "0-1" gol bahsiyle güzel paralar kazandıran bir takım oldular. Portekiz ise kısaca "Cristiano Ronaldo".
2006 Dünya Kupası'nın yarı finaline bakınca pek sürpriz görülmüyor; lakin o turnuvanın sürprizi Almanya'nın şampiyon olamaması idi. Bu arada Arap spikerlerin gol bağırışlarının komik videolar kategorilerini sarması da yine Almanya-İtalya maçının uzatma dakikalarında Fabio Grosso'nun golüyle başlamıştı.
2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'na gelindiğinde yine turnuvanın flaş takımı, sürprizi Türkiye'ydi. Flaşlığımız iyi futbolumuz veya oyuncularımızın şahane hareketleri değil, rezil oynadığımız ve tamamında yenik duruma düştüğümüz maçların sonlarına doğru her biri birer Nartallo olan oyuncularımızın bir anda birer Ronaldinho'ya dönüşmesi ve maçları çevirmemiz ile ilgiliydi. Her maçın son anlarında o maçın en kötü oynayan oyuncusu sahneye çıkıyor ve maçı kazandırıyordu; İsviçre maçında Arda, Çek Cumhuriyeti maçında Nihat, Hırvatistan maçında Rüştü. Baştan sona iyi oynadığımız tek maç olan Almanya maçını ise aynı dramatiklikle kaybettik; turnuvadaki en erken son dakika golümüzü atınca, Almanya'ya cevap verecek vakit kaldı. (7 Haziran 2008 Türkiye Portekiz maçının ilk dakikalarında arayıp ayağını kırdığını söyleyen ve bizden kendisine hastanede refakat etmemizi isteyen Giray'a da maçı izleyemediğimiz için çok "sitem etmiştik", o geldi aklıma!)
2012 Avrupa Futbol Şampiyonası'nı İspanya aldı ama 2 yıl öncesinin aksine bu sürpriz falan değildi. 4-3-3 düzeni ile oynanan, hızlı paslaşmalara ve bol pozisyonlu oyunculara dayanan yeni dünya futbol düzeninde şimdilik bir sürpriz olmayacak gibi görünüyordu. Bu sistemin kendisi bile sürpriz sayılabilirdi ama yavaş yavaş da alışılmıştı: Forvetlerin görevi gol atması gereken hücumcu orta saha ve kanat oyuncularına hizmet etmek, orta sahaların görevi defans ile hücum arasındaki pas trafiğini sağlamak, defansın görevi ise oyunun geriden bilinçli bir şekilde ileriye doğru akmasını sağlamaktı artık. Defansların orta saha, orta sahaların defans, kanat ve hücumcu orta saha oyuncularının forvet, forvetlerin de kanat oyuncusu özellikleri taşıması gerekiyordu artık.
Bugün ise biz, 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası elemelerindeki üçüncü maçımızda ilk puanımızı aldık son torba ekibinden. Maçtan önce ve maç esnasında rakibi küçümsedik, aşağıladık. Futbolumuz çirkin, futbolcumuz yeteneksiz olduğu halde yaptık hem de bunları. Başı da taktiği olmadığını hiçbir zaman gizlemeyen ve senelerce taptığımız halde hangi maçta hangi oyuncuyu çıkarıp hangisini alacağını maçtan önce bildiğimiz bir hoca çekti. Halbuki biz bu günleri göreceğimizi biliyorduk, görmemek için hiçbir şey yapmadık ve tamamını hak ettik.
Velhasıl, konu neydi ve ben nereye getirdim? Neyse efendim; diyeceğim şu ki, güzel jenerasyonlara dayalı sportif başarılar gün geliyor bitiyor. Siz bu jenerasyonların iyi yönlerini, bu jenerasyonun nasıl olup da yetiştiğini incelerseniz ve kendi insanınızı tanıyıp ona göre bir yapı oluşturursanız; kısacası bir ekol oluşturmaya çalışırsanız belki başarılı olursunuz. Yoksa beş para etmez oyunculara dünyanın parasını vermekle, yabancı oyuncuları yalvar yakar ligimizde oynatmakla, futbolculara "babalık" yapan teknik direktörlerle, takım arkadaşlarına "abilik" yapan kaptanlarla başarı gelmez. Babası olan herkesin olgun, abisi olan herkesin disiplinli olduğunu mu düşünüyor milyonlarca dolarlık kulüplerin sahipleri?
Edit: Çok uykum var lan.








