LAN?!

Bulgaç

Yükleniyor...

26 Mart 2012 Pazartesi

İsyean

Her gün benzer saatlerde ezan okunuyor ve ben dinliyorum. Saate bakıyorum gün boyunca sanki yapacak bir işim varmış, bir şeyi bekliyormuşum gibi zamanın bir an önce geçmesini bekliyorum ve geçmiyor başta. Sonra istediğim olup da "Vay amk, saat kaç olmuş lan" diyebildiğimde ulaşmış olduğum tek hedef o belirlediğim saate kadar direnmiş, beklemiş, sabretmiş olmak. Bir olay yok yani. Sonrasında başka bir telaş: Ne yapsam? Ne yapılması gerektiğiyle, nasıl kendimi iyi hissedeceğim düşünüyle saatler geçtikten sonra farkına varıyorum ki aslında hep eğlenirken hızlı akmıyor zaman; ne zaman gerekliyse, o zaman hızlı akıyor. Zamana hiç ihtiyacın yokken de geçmek bilmiyor. İnsanın zamana ihtiyacı olmaz mı? Lan bir bakın geride kalan zamana; ne kadarına ihtiyacınız vardı ki?

Her yıl bu aylarda havalar güzelleşip güneş açıyor ve ben bakıyorum öyle boş boş.Bana mı güzel a.ına koduğumun havası? Ben hiç sevmem ki böyle havayı. Güneş var, soğuk. Gölgede fırtınalar kopuyor. Güneşin açtığı bir havada ben tişörtle dolaşamayacaksam yağmur yağsın, kar yağsın ve hava kapalı olsun. Güneş açıp da insanın yüzü güldüğünde, hiç düşünen var mı "Niçin güneşin açmış olması benim gülümsemem için bir neden olsun" diye? Hastalar mı iyileşiyor güneş açınca? Ölüler mi diriliyor? Dün kaybettiğin maçı bugün bir daha mı oynatıyorlar? Para mı veriyorlar ne oluyor a.ına koyim? Günlerin hepsi birbirinin aynı; sadece arka plan değişiyor. Masaüstü resmi gibi. Windows 7 işte. Arka planda resimler 30 saniyede bir değişiyor. Masaüstü yine aynı masaüstü. Hala aynı işe yarıyor

Her gün onlarca insan "Nasılsın" diyor, "İyiyim, sen nasılsın" diyorum ve onlar da "İyiyim" diyor. Arada "Ya sorma hacı şimdi şöyle şöyle..." diyenler de çıkıyor doğal olarak, beş dakika sonra onlarla da aynı şeyleri konuşuyor oluyoruz zaten. Neden aynı şeyleri konuşuyoruz lan konu mu yok a.mına koyim? Bazen gülüyoruz eğleniyoruz hatta kahkaha falan bile atıyoruz yani de neden amk lan? Muhabbet ederek mi, vaktin nasıl geçtiğinin farkında olmayınca mı güzel geçmiş oluyor o vakit? Amaç zamanın hızlı akmasını sağlamak mı? Bir an önce aksın istiyorsak zaman; ne s.kime geldik lan buraya o zaman? Zaman; eğlenince, keyif alınca hızlı geçiyor. Sürekli keyif arayıp, zamanı hızlı geçirmeye çalışıyorsak; hızlı geçeni, bir an önce biteni makbul olmuş oluyor o zaman hayatın.


Her gün hayat pahalılığından, kadınların / erkeklerin ne kadar salak olduğundan, vefasızlıktan, talihsizlikten, haksızlıktan yakınıyor insanlar ve hep "Haklısın abi/abla" duyunca ancak rahatlayabiliyorlar. Arada "Ama sen böylesin, sen hatalısın, senin görmek isteme.diğin şu şu var" dediğim zaman bazen sinirleniyorlar, bazen düşman oluyorlar, bazen inkar ediyorlar ama çoklukla üzülüyorlar. Lan oğlum, herkes mi haklı lan? Hepiniz mi haklısınız? Hepimiz mi haklıyız? İnsanlar haklı çıkmaya, haklı olmaya ne kadar meraklı a.ına koyim ya. Haklı olunca ne olacak bana onu bir deyin bakayım haklı olunca ne oluyor? Ben söyleyeyim; hiçbir s.kim olmuyor. Daha önce haklı olduğum zamanlar da çok oldu; ama değişmiyor bir şey. Sürekli bir haksızlığa uğramışlık hissiyle yaşamanın neresi çekici geliyor anlamadım. İçinizden yaşayın amk
.

18 Ocak 2012 Çarşamba

Vefa'dan Kurtuluş

Kışa senelerce kişiliksiz dedim, aşağıladım, hor gördüm ve şu an dışarı bakıyorum da haksız değilmişim. Yani sabah kar yağıyordu inceden, sonra güneş açtı ve tutan tüm kar eridi. öğleden sonra bir soğuk oldu ki kapıdan kolumu uzatamadım. Şimdi tipi var. 10 dakika önce yoktu. 5 dakika sonra da olacağını sanmıyorum. Şimdi bu kış kişiliksiz diyorum bu nedenlerden dolayı; ama kendime benzetiyorum artık ben kışı. Yani sadece gün içerisinde bile bir tipi oluyorum, bir güneş açıyorum falan. O yüzden ya kış kişiliksiz değil, ya da ben... Yok, kış kişiliksiz değil.

Yıllaaar yıllar önce derdim ki öyle kendi kendime "Lan ne kadar sabırlıyım, kimse beni kızdıramıyor; lan ne kadar genişmiş içim, atıyorum atıyorum dolmuyor, vs vs"... Meğerse insan o özellikleri kaybedebiliyormuş. Meğerse akıllı davranıp, ileriyi görüp bu özellikleri idareli kullanmayı öğrenmeliymiş. Yine de tam anlamıyla kaybedilen bir şey yok tabi ama eskisi kadar rahat olamıyor insan. Yeni oluşmakta olan kendinizi tanımaya çalışırken, giden özeliklerinizin de paçasına yapışıyorsunuz ister istemez. Bakmanız gereken iki yön var; aynı anda her şeyi idare edemiyorsunuz. Doğuştan gelen bir alışkanlıksa eğer her şey mükemmel olmalı isteği; paçasını bırakmak çok zor. Katlanmak kolay; sizden başka katlanan olmadığını yıllar boyunca kabullenememek çok zor. Sabretmek kolay; sabrı bu kadar kolay yaşadığınız için sürekli sabrınızın sınanması çok zor. Patlayacak gibi oluyorum yaw!

Siz kendinizi ne kadar iyi olmaya zorlarsanız; etrafınızdaki insanları da o kadar kötü olmaya zorlamış oluyorsunuz ve böylece aslında siz de iyi biri olmamış oluyorsunuz. Çevrenizdeki herkese yetecek kadar sabrınız varsa, ve siz de bu sabrı onlar adına da kullanırsanız; onlar yine sabrı bir seçenek olarak görmemeye devam edecektir. Bunun nedeni; sabır gösterilmesi gereken durumlarda insanların kendi sabırlarını göstermesi gerekliliği. Umutsuzluk içerisindeki, sıkıntı içerisindeki birine ara sıra yapmacık bir "geçer yea" demek yerine sabretmesine yardımcı, sıkıntısına ortak olursanız; o kişiyi daha sonraki problemlerinde size veya sizin gibi birine muhtaç bırakmış olursunuz. Çünkü bir kişinin sıkıntılarına asla ortak olamazsınız; sıkıntısına ortak olduğunuz kişi sıkıntısını size yıkar bir şekilde. Sorumluluğu sizin kucağınıza bırakır mutlaka. Siz bu sorumluluğu almazsanız eğer, büyük olasılıkla kötü adam olursunuz. Sorumluluğu aldığınızda olduğunuz kişi ise en iyi ihtimalle aptal adam dır ki, beceriksiz veya güvenilmeyen adam olma ihtimalleri, aptal adam olma ihtimalinden daha can sıkıcıdır.

İnsanların kucağınıza bıraktığı sorumlulukları sizin yerine getirmeniz imkansız değil; ilahi tesadüflere ve iyiliğin iyilik getireceğine inanan bir kişiyseniz. Şu acıya katlanmanız gerekiyor sadece: İnsanlar sadece somut borçları öderler. Vefa borcuna inanmazlar. Sizin yaptığınız bir güzelliğe, iyiliğe karşılık veriyorlarsa, sizi seviyorlardır. Vefa değil, sevgidir o. Herkesin dilinde dolanan "Vefa İstanbul'da bir semtmiş" saçmalığı (ki aslında saçmalık değil; sadece banal bir kalıp) insanların kendilerine vefasızlık yapıldığında sıkça kullandıkları, başkaları tarafından kendilerine hitaben söylendiğinde söyleyen kişiye düşmanca tavırlar sergiledikleri bir sözdür. Halbuki Vefa, İstanbul'da bir semt adı bile değil. Vefa mı kaldı aq? Aynı Kurtuluş gibi bir cadde işte. Sadece biraz büyük, o kadar. Kurtuluş da İstanbul'da bir semt adı sadece, öyle düşünün. Kurtuluş mu kaldı; neyden, nasıl kurtuluyoruz aq?

Yıllar içerisinde güvendiğiniz özellikleriniz sizi yavaş yavaş terk edip yerini alışmak zorunda olacağınız özelliklere bırakacak. Siz de bunda direneceksiniz. Azıcık ilerisini düşünüyorum da, sanırım abi, abla, amca, teyze dediğimiz insanların olgunluğuna ulaştığımız zaman olacak bunlara alıştığımız an. Sizi tamamiyle bırakmayan özelliklerinizse, yeni kazandığınız özelliklerle kaynaşıp oturmuş kişiliğinizi oluşturacak. Aslında bu çoook uzun bir süreç. Yani ekmeğe gugu dediğiniz zamandan ölene kadar devam etmesi muhtemel ama tabii ki yolu yarıladığınızda da geriye bakıp etkileri kronolojik bir şekilde görebilirsiniz. Ben görebiliyorum en azından. O gözle bakıyorum yani. O geriye baktığınız anda da o özelliklere imrenmeyi bırakıp, elinizdekileri en etkili şekilde kullanmak için neler yapmanız gerektiğini düşüneceksiniz belki de. Öyle umuyorum ben. İnsanın kendi iyiliğini düşünmeye başlaması ne kadar erken olursa o kadar iyi olacaktır çünkü. Şu an bana soran olursa (sanmıyorum) benim için bayaa geç; ama ben ilahi tesadüflere ve iyiliğin iyilik getireceğine, ucundanda olsa karmaya inanan biriyim.

Aha kar durmuş.